O Aslında Bizdir: Aile İçi Acımasızlığın Anatomisi
Soğuk bir pazar gününü düşünün. Sömestr tatili, herkes evde. Evin en küçüğü, camın buğusuna parmağıyla bir kalp çizip "Kar topu oynayalım mı?" diye tutturuyor. Abla, ders kitabından başını kaldırmadan "Peki, ama ben sadece izlerim" diyor. Beş dakika sonra, karla kaplı bir sokakta o ailenin kahkahaları yankılanıyor. Kartopları, birbirini vurmak için değil, sanki o sıcaklığı çoğaltmak için atılıyor.
Eve dönüldüğünde herkesin burnu kızarmış, eldivenler kaloriferin üzerine serilmiş. Anne, mutfakta çaydanlığın altını yakarken "Hasta olacaksınız, sonra ben uğraşacağım" diye söyleniyor ama sesinde gerçek bir kızgınlık yok. Baba, televizyonun karşısına geçmiş, kumandayı istiyor; ama kumanda ortanca kardeşin elinde. Küçük kardeş, hâlâ dışarıdaki kardan adamı anlatıyor. Herkes bir arada. Sıcak bir pazar akşamı…
Derken büyük kardeş, küçük olana "Çay tepsisini getir" diyor. Cevap klasik: "Neden ben? Sen getir." Anne, mutfaktan kızgın bir sesle "Bırakın, ben getiriyorum!" diyor. Baba, gözünü televizyondan ayırmadan "Bir işi de düzgün yapın!" diye çıkışıyor. Tam o sırada, televizyona dalmış olan ortanca kardeşin elinden kumanda kayıyor. Yere düşen kumandanın pilleri halının üzerine saçılıyor. Ve o pillerden daha hızlı yayılıyor kelimeler: "Gerizekalı!"
İçeride ise bir aile, birkaç dakika içinde nasıl olduğunu anlamadığı bir kavganın içinde. Muhtemelen birkaç dakika sonra, aynı insanlar televizyondaki komik eski bir filmi hep beraber kahkahayla seyredecekler. Peki tanıdık geldi mi?
Kumandanın pilleri yere saçıldığında, aslında o odada bir şey daha dağıldı: aile olmanın görünmez duvarı. Peki ama neden? Dışarıda, karda kartopu atarken kimse kimseye kızmıyordu. Oysa evin içinde, çay tepsisini getirmek gibi basit bir rica ya da kumandanın yere düşmesi dahi bir savaşa dönüşüyordu. İşte tam burada Georg Simmel'in o meşhur tespiti devreye giriyor.
Simmel'in tespiti şu: birçok ortak özelliğe sahip insanlar çoğu kez birbirlerine karşı tüm yabancılara yaptıklarından daha kötü ve haksız yanlış davranışlar sergileyebilirler. Yani en çok ortak noktamız olan insanlara, bir yabancıya asla yapmayacağımız kadar haksız ve kırıcı davranabiliyoruz.
Mesela marketten çıkarken, önümüzde giden kişi kapıyı bir saniye tutup beklemek yerine yüzümüze kapatınca "Belki acelesi vardır" deriz. Ama kardeşimiz, çay tepsisini getirmediğinde içimizde bir şeylerin koptuğunu hissederiz. Neden? Çünkü yabancıdan beklentimiz yoktur. Ama ailemizden, bizi anlamasını, bize yardım etmesini, bizi gözetmesini bekleriz. Ve o beklenti karşılanmadığında, yabancıya göstermediğimiz öfkeyi ailemize gösteririz.
Hatta yabancıya göstermeyip sakladığımız öfkeyi de ailemize gösteriyor olabiliriz. Üstelik mesele sadece beklenti de değil. Dışarıda, işte, okulda, sokakta yutkunduğumuz her öfke, eve döndüğümüzde bir yerlere boşaltılmak ister. Patronumuza söyleyemediğimiz o sert cümleyi, akşam yemeğinde annemize söyleyiveririz. Çünkü biliriz ki, patron bizi kovar ama annemiz kovmaz. Aile, dışarıda biriktirdiğimiz bütün zehrin, en güvenli açığa çıktığı alanıdır. Çünkü onlar "bizdendir." Ve bizden olana, kendimize davrandığımız gibi davranırız: acımasızca.
Aynı şekilde bir arkadaşımıza ‘Sen tam bir beceriksizsin!’ demek için ya çok öfkeli olmamız ya da çok cesur olmamız gerekir; çünkü o arkadaşlık biter. Ama bir kardeşimize bunu söylemek için sabah kahvaltısındaki ufak bir tartışma yeterlidir. Çünkü bilirsiniz ki, ne kadar kötü davranırsanız davranın, kan bağı aradaki ipi koparmaz. Aile, ‘ne olursa olsun kalacak olanların’ alanıdır ve bu zorunlu birliktelik, birbirine en acımasız davranma lüksünü de beraberinde getirir. Garantisi olan bir ilişkide, insan en çirkin yüzünü göstermeye cesaret eder.
Burada bir şeyi daha fark etmek gerekiyor: Bu acımasızlık tek taraflı değil. Biz ailemize nasıl davranıyorsak, onlar da bize öyle davranıyor. Hatta çoğu zaman, bizim onlara gösterdiğimiz o sertliği, onlar da bize aynı sertlikle geri veriyor. Kardeşimize "gerizekalı" diyen biz, ertesi gün ondan "sen de aynısın" cümlesini işitiyoruz. Annemizin bize kızdığı o an, aslında bizim ona bir gün önce gösterdiğimiz sabırsızlığın bir yansıması olabilir. Aile içindeki acımasızlık, bir kısır döngü gibi dönüp duruyor; kimse bu döngünün nerede başladığını bilmiyor ama herkes o döngünün içinde bir yerlerde duruyor. Ve en acı olanı da şu: Bu döngü, en çok sevdiğimiz insanlarla aramızda örülüyor.
Aslında aile, farkında olmadan kurduğumuz bir mülkiyet ilişkisidir. 'Benim annem', 'benim kardeşim', 'benim çocuğum' deriz. Ve mülkiyet, sahibine her türlü tasarruf hakkını verir. Yabancıya saygı gösteririz çünkü o bir ötekidir; sınırları vardır. Ama aile bireyi, bizim bir parçamızdır; sınırları yoktur. O aslında bizdir.
Aile, sevginin en koşulsuz olduğu yerdir. Ve bu koşulsuzluk, bir paradoksu da beraberinde getirir: Beni her şeye rağmen seveceklerini bildiğim için, onlara her şeyi yapabilirim. Aile sevgisi, bir yandan en büyük güvence, bir yandan da en büyük istismar alanıdır.
Ailede herkesin bir rolü vardır ve o rol, zamanla bir kafese dönüşür. Abla, hep 'büyük' olmak zorundadır; küçük kardeş, hep 'şımartılan' olmak zorundadır. Ve bu kafesin içinde, kendi olamayan birey, öfkesini en yakınındakine yöneltir.
Goffman'ın meşhur bir fikri vardır: İnsan, dışarıda bir sahnenin oyuncusudur. İşte, sokakta, okulda bir maske takar; kibar, anlayışlı, sabırlı olur. Ama evin kapısından içeri girdiğinde o maske düşer. Ev, toplumsal gözetimin en zayıf olduğu yerdir. Bu yüzden medeniyetin cilası en kolay evin salonunda çatlar.
Jung ise buna daha derin bir anlam verir. Ona göre her insanın bir 'gölge'si vardır; dışarıda bastırdığımız, gösteremediğimiz, kendimize bile itiraf edemediğimiz yanlarımız. Ve bu gölge, kendini en çok güvende hissettiği yerde, yani evde, ailenin içinde ortaya çıkar. Dışarıda, arkadaşlarımızın yanında asla söylemediğimiz o alaycı söz, evde kardeşimize söyleyiverdiğimiz ilk cümledir. Dışarıda sakladığımız o sabırsızlık, evde annemize patlayan öfkedir. Aile, gölgenin kendini en rahat gösterdiği sahnedir.
Simmel haklıysa eğer, belki de asıl mesele şudur: Bu kısır döngüyü kırmak. Ailemize, yabancılara gösterdiğimiz nezaketi gösterebilmek. Onları 'kendimizden' saymaktan vazgeçip, ayrı birer insan olarak görebilmek. Ve en zoru: Onları, bize en çok benzeyenler oldukları için değil, bizden ayrı birer insan oldukları için sevebilmek. Çünkü en yakınımıza gösterdiğimiz sabır, en yabancıya gösterdiğimiz sabırdan çok daha zor ve çok daha kıymetlidir. Ve belki de o sabır, o kısır döngünün kırıldığı ilk andır.